Karşıyaka’da İzmir’in gülü

Belki de maharet ehli Karşıyaka’nın ta kendisidir. Onun sokaklarında yürüyen, vapurlarına binen; ESHOT yani elektrik, su, havagazı, otobüs ve troleybüsleriyle büyüyenlerin kaderidir ehlikeyif olmak.

Sait Fehmi Ağduk hayatevinde@gmail.com

Karşıyaka’da İzmir’in gülü
Seyran ediyor elinde mülü
Beri yakada gönül bülbülü
Ne garip garip öter yuvada
Ne hazin hazin uçar havada

Lâvtacı Hristo (Hristaki Kiryazis)

Dünyam vapur iskelesinde başlar, tren yolunda son bulurdu. Ötesi evrendi. Evrenin kıyısında devasa pembe bir kaya, hemen altında Türkiye’nin anası dinlenirdi. Dar sokak arası, dikkat çekmeyen caminin avlusu; biri Küçük Yamanlar Dağı’ndan diğeri Selanik’ten koparılıp getirilmiş, biri taştan diğeri etten iki koca kayanın kavuştuğu son nokta.

Mütevaziliği çocuk yaşta ilk ondan öğrenirdi Karşıyakalılar.

Bana mezar taşı yapmayın, üzerime bir kaya koyun yeter.

Diye vasiyet etmiş Zübeyde Hanım, öyle anlatmıştı ilkokul öğretmenimiz. 10 Kasım, Anneler Günü gibi bir şeydi Karşıyaka’da, mezarının başına çiçekler bırakılırdı. Ondan mıdır bilmem, “Karşıyaka’da İzmir’in Gülü” şarkısının Zübeyde Hanım için yazıldığını düşünmüşümdür hep.

Zübeyde Hanım’ın evi

Sen şimdi yalnız başına gezsen “Amaaan burası mıymış Karşıyaka!” dersin. O yüzden ben gezdireceğim seni. Yalanım yok, dünyanın en güzel çikinidir Karşıyaka. Alımlı yalıları, çürümeden çekilmiş inci dizi sağlıklı dişler misali, sıralanırmış Kordelyo’da. Artık hiçbirinden eser yok.

Gel biz bugün sahilden içeri girelim, ev gezmesine gidelim Latife Hanımlara, salına salına. Karşıyaka çarşısı, vapur iskelesinde başlar tren istasyonunda son bulur. Latife Hanımların yazlık evi hemen istasyonun arkasındadır. Şimdi seninle sağlı sollu sokakları aşa aşa çarşıyı gezeceğiz. Karşıyaka’da sokakların isimleri değil numaraları vardır, yerlisi yani bizler, rakamlarda kaybolmak yerine kim bilir kimin ne zaman verdiği isimleri keyifle kullanırız.

Hemen sağda ESHOT Sokağı ya da bana göre antibiyotiği hüplettikten sonra balon gibi şişip hiçbir giysimin içine sığamadığım, yarı çıplak getirildiğim “Doktor amca yandım aman!” sokağı. Deri ve zührevi hastalıklar mütehassısının muayenehanesinden öteye geçemedi benim için o sokak. Hemen solda bildiğin eski bir apartmanın girişi, asla kapısı olmamış kendisi kapı olan, birçok dükkândan daha kalıcı elli yıllık gazete bayisi. Pazar günleri gazete bir tek orada satılırdı, düzenli kupon biriktirdiğimiz için, bugün iki adımda aşılan o yıllarda gezegenin öbür ucu gibi gelen çarşı girişine kadar yürümek zorunda kalırdım her seferinde. Sonuç: Bir orduya yetecek sayıda tabak. Dedim ya kupon biriktirilirdi o yıllarda, gazeteler kupon karşılığı önceleri kitaplar ansiklopediler, ardından Kur’an-ı Kerim ilerleyen yıllarda da tabak çanak dağıtmaya başladı. Türkiye’nin son elli yılının kısa ve öz hikayesi.

Biraz ileride camiye çıkan, asıl adını hiç bilemediğim Ağam Baklavaları sokağı. Bir şöbiyeti vardır parmaklarını yersin. Sonra sağda kokoreççiler sokağı. Tekrar solda cami sokağı. Bir köşesinde Sakıpağa, diğerinde kuyumcu Temizocak vardı. Sakıpağa dönerci olmuş, Temizocak’tan geriye bir lokantanın ocağı kalmış. Dal içeri sokaktan, hemen sağda Durak Börekçisi, hayatında yiyeceğin en güzel su böreği, bildiğin gibi değil, içinde enfes lor peyniriyle. 1960’ların başından beri aynı lezzet hiç değişmemiş.

Adımlarım yavaşlıyor, karnım doyduğundan değil, zor yutkunuyorum. Cami sokağı ile Ankara İlkokulu sokağının kesiştiği noktada anneannem otururdu. Akşam üzerine doğru balkona çıkar, gelen giden herkesin selamını kabul eder, tatlı tatlı gülümser, yılın üç mevsimini orada geçirirdi. Her gece gazı çıkarılmış bira ile ıslattığı sarı saçlarını bigudiler, makyajını yapar, babamın Kemeraltı Beyler Sokağı’ndaki eski muayenesinden kalma, kendi etrafında dönen döküntü bir doktor koltuğunda otururdu. Annemin zar zor kumaşını değiştirtebildiği bu koltuktan son istirahatine başlayacağı güne dek kalkmadı.

Hemen aşağıda Berber Ümit. Bu anıyı başka bir gün anlatacağım sana, yoksa yazı bin sayfa daha uzayacak. Daha Küçük Avcı Kurukahvecisi var, Hoca Mithat Kütüphanesi, Alibey Hamamı, Çocuk Esirgeme Kurumu, Mezake Et Arabim Havrası var. Beyoğlu Pastanesi, manifaturacılar, ayakkabı ustaları, yazlık ve kışlık sinemalar ve Tante Jaklin ve Esen Teyzem… İşte var da var, her biri ayrı ayrı paylaşılmayı doya doya hak ediyorlar. Vallaha olmaz, ısrar etme, sonra nasıl veririm hesabını editörüm Emel’e. Her seferinde bak bu kadar uzun yazma, eşinin sözünü dinle diyor. Kendi sözünü dinlemediğim için, beni eşim üzerinden uyarıyor.

Yola devam, sağa döndün mü annem, teyzem, ablam, kısacası ailemizin okulu Ankara İlkokulu. Bir mandolin hocası vardı, eline cetvelle vururdu, rahmetli olmuştur. Ne diyeyim, dayak cennetine geri dönsün. Hemen yanında Şan Kitabevi, ben ilkokul üç ya da dördüncü sınıfa giderken açıldı. Hayatımızda görmediğimiz renkli kalemler, kokulu silgiler, kalem kutuları, defterler; yıllarca erkek sanarak okuduğum Enid Blyton’un “Gizli Yediler” ve “Afacan Beşler” kitap dizisinin çevrildikçe gelen sayıları, raflardan taşardı. Üzerinden otuz yıl geçmiş, daldım içeri. İkizler o zamanlarda genç kızmış meğerse, bize kocaman kadınlar gibi görünürlerdi. Şimdi ise gencecik geliyorlar gözüme. Büyüdükçe aradaki yaş kapanmış gitmiş. Başladık sohbete, seksenlerden girdik mazbatadan çıktık. Selfie zamanı gelince Nuran ben çekilmem dedi. Bu ikizler hep böyledir, bambaşkadır karakterleri birbirinden. Nazan ile geçen yılların anısını aynı kareye sığdırdık. Nuran nasıl diye merak edenler Nazan’a baksın, tıpatıp aynısı.

Dümdüz ilerlersen Kilise Sokağı’na gelirsin. Sola dönünce kilise, sağa dönünce istasyon. Dön sağa, hemen solda her sokakta tek tük kalmış, korunabilmiş apartmanların arasına sıkışmış da öne doğru fırlamış gibi duran, cumbalı bir Rum evi. Sahipleri, bir süredir mimarlık bürosu olarak kullanılan yapının yanındaki apartmanı alıp, cephesini eski eve benzer şekilde kaplayıp, sokağın bu kısmını zamanda yüz yıl geriye taşımışlar. Tam fotoğraflarını çekerken içeriden bir gülen yüz çıkıp karşıma dikilmesin mi “Fehmi Abi!” diye. E bu kadar da olmaz. Yıllardır gezmek istediğim evi, kuzenimin eşi Yasemin ile gezerken buldum kendimi. Ne diyoruz, kendini yola teslim edeceksin o sana on katı karşılık verecektir. Yasemin beni evin şimdiki sahibi Birim Hanım ile tanıştırdı. Hemen içeri buyur ettiler, başladık sohbete:

Çok derin bir anısı var bu evin bende. Burası Mesure Teyze’nin eviydi, çocukları yoktu, bir tek yeğenleri vardı, onlar da pek uğramazlardı. Mesure Teyze gün geçtikçe yaşlandı, annem gider yemeğini hazırlar, hatta yıkardı kendisini daha da yaşlanınca. Doksan yaşında göçmeden önce evini bir vakfa bağışladı. Ev de kendisi gibi zaman içinde göçtü gitti bakımsızlıktan. Gözlerimizin önünde… Hep keşke benim olsa bu ev derdim, ama nerdeee… Elden ele geçti, sahibini bile bilmiyorduk. Bir gece Mesure Teyze geldi rüyama “Birim bu evi sana hediye ediyorum.” dedi. Sabah sevinçle uyanıp anneme anlattım. “Kızım Mesure Teyzen senden dua istemiş.” dedi. Üzerinden iki saat geçmedi eşim aradı, “Hadi hazırlan tapu dairesine gel aldım sana teyzenin evini.” dedi. Ne kadar mutlu oldum anlatamam, hayatımın mucizesi gerçekleşmişti. Evin cephesinden başka bir yeri kalmamıştı. Tinerciler arka kısmını yakmışlardı. Her şeyi orijinaline göre yaptırdık. Bir Ermeni usta yaptı bütün tahta işlerini, artık evladiyelik oldu evimiz yeniden.

Oysa ben geçip gidecektim önünden, rahatsız etmemek için sahiplerini. Kapıdan tam çıkarken yıllardır görmediğim kuzenim Akın ile karşılaştım sonra, sarıldık, konuştuk. Yüzünde babasını yani amcamı gördüm. Hani var ya Heidelberg yazımda sözünü ettiğim amcalarım. Anılar, anılar…

Hadi yolun bitimine kadar yürüyelim, metro istasyonunun arkasında eski ve güzel tren istasyon binası hâlâ duruyor, onun arkasındaki sokakta gezinin nirengi noktası Latife Hanım Köşkü. Bu bina metruk bir yapıydı yıllar boyunca, herhangi bir evden farkı yoktu, önünden geçer giderdik, taaa ki restore edilip ziyarete açılıncaya kadar. Uşakizadelerin yazlık evindeyiz.

Cümbür cemaat geziyoruz, akın akın geliyor ziyaretçiler her yerden. Odalar Karşıyaka halkının hediye ettiği dönemin mobilyaları ile orijinaline yakın bir şekilde döşenmiş. Ana kız çeyiz sandığının önünde duruyorlar.

– Hazeeer, kızııım, şu işlemenin aynısı senin çeyizinde de var.
– Anneee n’apçam ben bunu!

Çocuklar bahçesindeki en az yüz yıllık dut ağacının altında koşuşturuyor. Latife ve Mustafa için girişin iki tarafına 1923 yılında dikilmiş ağaçlar, asırlık olmak için son dört yıllarını sayıyorlar.

Doktorlar Zübeyde Hanım’a deniz havasının iyi geleceğini söyleyince, Mustafa Kemal kısa bir süre sonra evleneceği Latife Hanım’ın yanına yollar anacığını. Zübeyde Hanım’ın tek arzusu oğlunun mürüvvetini görebilmek. Anlatıldığına göre hayatının son günlerini, ağrı ve sızılarına karşın olabildiğince neşe içinde geçirir bu evde. Latife Hanım müstakbel kayınvalidesini rahat ettirmek için elinden geleni yapar, 14 Ocak 1923 gecesi ebedi yolculuğuna başlarken de yanı başındadır Zübeyde Anasının.

Anıtkabir’i akın akın ziyaret edenlerin birçoğu, Ata anasının mütevazi bir kayanın altında dinlendiğini bilmezler. Bir süre önce oğlum Çınar ve yeğenim Zeynep ile kendisini ziyaret ettiğimizde, Çınar inanmaz gözlerle bakıp şöyle demişti:

Ama baba ağır gelmiyor mudur o kocaman kaya!

Bu sorunun en güzel yanıtını, hayatının tamamını bir memleketin kurtarılmasına adamış, mezarının başına ölümünden ancak on üç gün sonra gelebilecek olan Mustafa’sı verecektir anasının.

Annem çok çekti. Erkanı harp yüzbaşısı olarak çıkmıştım. Kötü idarenin adamları, beni önce zindana sonra sürgüne gönderdiler. Sürgüne giderken annem gözyaşları içinde Sirkeci Rıhtımı’nda kalakaldı. Mütareke yıllarında padişahın verdiği idam fermanının yerine getirildiğini sanan annem felç oldu. Oturduğu evler ikide bir basıldı, arandı. Onu İstanbul’dan kurtarıp yanıma aldığımda ise o artık yalnız hisleriyle yaşıyordu. Annemi kaybettiğim için çok üzgünüm. Tek tesellim ana vatanı yoksulluğa, yokluğa sürükleyen idarenin artık bir daha gelmemek üzere yokluğun mezarına gömülmüş olduğunu görerek ölmüş olmasıdır.**

Ne badireler atlatmıştır Zübeyde Ana, ne ağırlıkların altından kalkmıştır. Bugün mezarının bir yanı cami, diğer yanı çocuk parkı, hemen arkası da Türkbirliği İlkokulu’dur. Etrafı tam da istediği gibi çocuk sesleri ile cıvıl cıvıldır. Salah Birsel’in kız kardeşi de burada okumuş biliyor musun? Birsel ailesi buraya çok yakında otururmuş. Yakın zamana kadar haberim bile yoktu.

Karşıyaka’nın Soğukkuyu Caddesi 118 numaralı evine gelip yerleşmemiz de 1925 yılına rastlar. Babam onu bir taş ocakçısından almıştı. Adamcağız evi yaptırırken hiç sakınmamış ocağının bütün taşlarını eve boca etmişti. Öyle ki, alt kat odalarının duvar kalınlığı en az 40 santim tutardı. Öğrenime Saint-Polycarpe Fransız İlkokulu’nda başladım.***

Diye tatlı tatlı anlatıyor Birsel Karşıyaka’da geçen çocukluğunu. Önce Saint Joseph Ortaokulu sonra İzmir Erkek (Atatürk) Lisesi’nde okur. Okuluna giderken geçtiği ve çok sevdiği söylenen 1715 Banka Sokağı artık kendi adıyla anılıyor. Benim de çocukluk evimin anı kumbarası Banka Sokağı. Cümle âlemin gece gündüz teptiği çarşı yani Kemalpaşa Caddesi, ortak yürüdüğümüz yollar. Vapura binip Alsancak İskelesi’nde inip dünyayı keşfe daldığımız Saint Joseph Lisesi…

Bu yazıyı yazmaya karar verdiğimde nedense birden düştü aklıma Salah Birsel. Yıllar önce sadece tek bir kitabındaki birkaç denemesinden başka yazısını okumamıştım. Meğerse o zamanlar 74 yaşındaymış ve ölmesine daha tam altı sene varmış, keşke tanışsaymışız. Hah şimdi hatırladım nereden aklıma düştüğünü. İlk gezi anılarımı paylaşmaya başladığımda, eski bir yazardan söz etmiş, hatırlayan var mı diye sormuştum [bu arada hâlâ yanıtı bulamadık]. Bu yazar anlatmayı bir anda keser, araya bir yemek tarifi sıkıştırırdı. İşte ben de aynen böyle rahat rahat yazmak istiyordum. Cendereden çıkıp, hayata meydan okuduğum bir döneme girmek üzereydim. İşte o zaman söylemişti Bilgi, “Salah Birsel gibi yazıyorsun.” diye. Umarım bir gün yazabilirim Birsel gibi. “Ghandi ya da Hint Kirazının Gölgesinde”yi elime tekrar aldığımda, Bilgi ne demek istiyor anladım. Meğerse nasıl da etkilenmişim ben Salah Abi’den, bilmeden.

Belki de maharet ehli Karşıyaka’nın ta kendisidir. Onun sokaklarında yürüyen, vapurlarına binen; ESHOT yani elektrik, su, havagazı, otobüs ve troleybüsleriyle büyüyenlerin kaderidir ehlikeyif olmak. E öyleyse son sözü Salah Abi’ye bırakalım, yaşasaydı tam yüz yaşında olacaktı bu yıl.

Ey okurcuk canlı ve cansız yayınımız adına hepinize manzara löpüyle boyanmış ve sütbeyaz atlara binmiş sabahlar dileriz.****

*http://www.eksd.org.tr/lavtaci-hristo/
**Latife Hanım Köşkü Anı Evi Özel Müzesi, Deniz Süer, Karşıyaka Belediyesi Yayını
***http://www.izmirkitap.com/salah_birsel.htm
**** Salah Birsel, Gandhi ya da Hint Kirazının Gölgesinde, Yapı Kredi Yayınları

Bu linkteki şarkılı, fotoğraflı klibi izlemeni tavsiye ederim.
https://www.youtube.com/watch?time_continue=247&v=p3mjGEww1NI

Bir de Karşıyaka’da İzmir’in Gülü’nü dinlemelisin, ister Melahat Pars’tan, ister Sezen Aksu’dan canlı canlı.
https://www.youtube.com/watch?v=-xVVmg9XC00
https://www.youtube.com/watch?v=S4GhSJ4iycw

Yorumlarını paylaşmak, diğer yazılarım ve fotoğraflarımı görmek için blog sayfam www.hayatevi.org’u ziyaret edebilir ya da bana doğrudan yazabilirsin: hayatevinde@gmail.com

You may also like...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.